1 Haziran 2012 Cuma

Çıplak Ayaklar

BÖLÜM 1
Her pazartesi yaşadığı o monoton mutsuzluğun habercisi olan çalar saatin sesiyle uyanmıştı. Çapaklı gözlerini aralayıp saatin üstüne elini attı ve onu susturdu. İşe gitmesi için hazırlanması gerekliydi. Yataktan doğruldu. Başı öne düşmüştü. Eliyle saçlarını kaşıyıp kalktı ve banyoya gitti.

Yüzünü yıkadığında, sabahı çekilir kılan sucuklu yumurtanın kokusunu alamamıştı. Eşi onun için kahvaltı hazırlamayı hiç ihmal etmezdi. On yıllık evlilikleri boyunca her sabah bu kokularla uyanmıştı. İlk zamanlar sadece Enver’in kendisine has bir ayrıcalıktı. Son iki yıldır ise sekiz yaşındaki oğluyla birlikte kahvaltı masasına otururdu.

Önce yatak odasına geçerek işe gitmek için hazırlandı. Gri takımını giyip, koyu yeşil çizgili, kırmızı kravatını boynuna bağlamıştı. Sahibinin gözlerinin içine bakan köpeklerin tasmaları gibi kravatları da, patronlarına yalakalık yapan işçilerin boyun bağları olarak görürdü. Sevmediği halde kravatını takmıştı. Yine de düzene uymak zorundaydı. Çünkü, en ufak bir ayrıntı bile, hayatta çoğu şeyi düzene sokardı.

Göz ucuyla yatağa baktığında eşinin uyanmış olduğunu fark etti. Oturma odasıyla bitişik mutfağa gittiğinde eşinin evde olmadığını anlamıştı Mutfak ve oturma odasını ikiye ayıran kahverengi yemek masasının üstüne baktı. Evden çıkmadan önce eşinin not bıraktığı yer boştu. Haber vermeden nereye gitmiş olabileceğini düşünmeye başlamıştı. Ev hiç olmadığı kadar sakindi. Ama dışarısı, tam aksine daha önce hiç karşılaşmadığı gariplikte gürültülüydü. Oğlunun odasına hızlı adımlarla gidip yatağını kontrol etti. Orası da bomboştu.

İçini tarif edilemez bir ürperti sarmıştı. Bugün bilmediği bir şey mi vardı diye düşündü. Bu kadar erken kalkıp, kendisine dahi haber vermeden gitmelerine anlam veremiyordu. Telefonunu çıkarıp eşini aradı. Yatak odasından gelen melodiyle, cep telefonunu evde unutmuş olduğunu anladı. İçini saran tedirginlikle evinden çıktı ve kendisini sokağa attı.

İş yerine olan bir kilometrelik yolu yürüyerek ilerlerken, bir yandan kravatını düzeltiyor, diğer yandan dalgın bir tavırla başını öne eğmiş şekilde eşini düşünüyordu. Bir saat sonra iş yerinden evini arayarak nereye gittiklerini öğrenebileceğini düşündü. Belki de oğlunun veli toplantısı vardı ve onu dinliyormuş gibi yaptığı bir akşam bunu unutmuştu. Tek sorun, neden bu kadar erken saatte olduğunu bilmiyordu.

Kafası bu sorularla meşgulken sert bir cisme çarpıp geriye doğru iki adım attı. Kafasını kaldırıp çarptığı şeye bakmak istedi. Ama karşısında boylu boyuna uzanan yoldan başka hiçbir şey yoktu. Bir insana çarptığından gayet emindi hâlbuki. Bir süre ayakta durduktan sonra etraftaki gariplik daha dikkat çekici hale gelmişti. Sokak bomboştu. Bazı dükkânların camları kırıktı. Sokağın uzağındaki araçları seçebiliyordu. Hareketsizce bekleyen birkaç araba kaza yapmıştı.

Hemen solundan geçen arabanın sesiyle irkildi. Yolda hızla geçip giden aracın içini görebilmek için gözlerini kıstı. Solukları derinleşti ve kaşlarını şaşkınlıkla çatmıştı. Arabayı kullanan kimse yoktu. Tıpkı karşı yönden gelen araç gibi, ikisi de bomboştu.

Kendisine yaklaşan mavi araba hızla ilerlerken, yaklaşık yirmi metre sonra sert bir şeye çarptı ve büyük bir ses yükseldi. Aracın ön kaportasında bir anda göçük meydana gelmişti. Ufak bir sarsılmanın ardından araba durdu.

Birkaç saniye sonra ise arabanın iki metre ilerisinde, zemine kan yayılmaya başladı. Bir süre sonra ise kanın üzerindeki cansız erkek bedeni yavaşça belirdi. Enver, hızla oraya doğru koştu. İş yerinde verilen ilk yardım derslerinin faydası olabileceğini düşünüyordu.

Yerde yatan adamın tam yanına varmışken ayakları bir şeye takıldı. Öne doğru düşmemek için elini takıldığı şeyin üzerine attı. Yere eğilmiş bir adamın saçlarına dokunduğuna yemin edebilirdi. Ama onu görmüyordu. Hızlanan kalp atışlarıyla birlikte kendisini geriye attı. Ölüp ölmediğini düşünmeye başlamıştı. Birkaç adım geriye doğru ilerlerken arkasına çarpan birini hissetti. Bir umutla arkasını döndüğünde korktuğu şeyi tekrar hissetti. İnsanları göremiyordu.

Ona çarpan kişinin ellerini önce omuzlarında hissetti. Ardından görmediği o eller yavaşça yüzüne doğru yaklaştı. Hemen sağına çarpan başka birinin elleri ise onun göğsünü yokluyordu. İnsanlar, etrafındakileri bulabilmek için çarptıkları herkesi yokluyorlardı ve ellerini kocaman açmışlardı.

Enver, yerde yatan cesedin üzerine dikkatini verdiğinde gördükleri karşısında daha da şaşkınlık yaşamaya başlamıştı. Cesedin giysilerinin üzerinde gezinen eller, giysilerinin üstünde el izi şeklinde izler bırakıyordu. El izlerinin gezdiği cansız beden, diğerlerinin iletişim kurması için bir araca dönüşmüştü sanki.

Birisi Enver’i kolundan tutarak yolun uzak ucundaki sokak lambasına kadar sürükledi. Bileğini saran elin açtığı boşluktan çıplak tenini görebiliyordu. El onu bıraktığında yere baktı. Bir çift ayak izinin zeminde oluşturduğu boşluğu rahatlıkla seçebiliyordu. Bir süre sonra görünmez el, birkaç denemenin ardından Enver’i sol bileğinden yakaladı. Diğer eliyle avucuna dokundu ve sonra iki elini de geri çekti.

Enver’in avucunun üzerinde sarı bir kâğıt parçası ve kalem belirmişti. Üzerinde yazan kelimelere dikkatlice baktı.

Neler olduğunu biliyor musun?

Enver, kâğıdın altında bulduğu boşluğa “Hayır” yazdıktan sonra karşısındaki ayak izlerinin sahibini yokladı ve elini buldu. Kâğıdı ve kalemi onun ellerine bıraktıktan sonra geri çekildi. Ardından, heyecanı ve korkusuyla birlikte bağırarak konuşmaya başladı.

“BENİ DUYABİLİYOR MUSUN?”

Bu sırada uzaktan gelen bir cam kırılması sesi, bütün sessizliği bozmuştu. Enver bu durumu sadece kendisinin yaşayıp yaşamadığını sorgulamaya başladı. Bütün diyaframını kasarak olabildiğince yüksek sesle tekrar bağırdı.

“BENİ KİMSE DUYABİLİYOR MU?”


 Bir süre sonra karşısındaki yabancı eline tekrar bir kâğıt ve aynı kalemi koydu.
Seni görebilmem için ayakkabılarını ve çoraplarını çıkart.

Kâğıtta yazılanlar kendisine yeterince cevap veriyordu. Kimse, hiç kimseyi görmüyordu ve duymuyordu. Ve herkesin temas ettiği bütün nesneler de görünmüyordu. Enver karşısındakinin yazdıklarını yaptıktan sonra çıplak ayaklarıyla soğuk kaldırım taşına basmaya başladı. Elindeki kâğıda tamamen emin olmak için kendi sorularını yazdı.

Kimseyi göremiyorum ve duyamıyorum. Sen?

Karşısındakinin elini ararken göğüslerine dokunmasıyla, onun bir kadın olduğunu fark etmişti. Bir an için ellerini gerçi çekti. Sonra daha dikkatlice kolunun olabileceği yere uzanarak elini buldu ve kâğıtla kalemi ona verdi.

Hemen arkasındaki sokağı kesen yoldan son hızla bir araç geçtiğini duyunca döndü ve o yöne baktı. Araç çoktan gözden kaybolmuştu ama motorunun sesi hala geliyordu. Birkaç saniye sonra ise büyük bir kaza sesi yükseldi. Durumun farkında olmayan insanlar arabalarıyla sokaklarda son hızla ilerliyordu ve birilerini ezerek durabiliyorlardı. Şehrin uzak bir yerinden gelen patlama sesi de şimdiki sessizliği bozmuştu.

Enver, eline tutuşturulan kâğıt ile tekrar dikkatini karşısındaki kişiye odaklamaya çalıştı. Kâğıtta yazanlar korkularını gün yüzüne çıkarmıştı.

Hayır. Şimdiye kadar başkalarını gören birine rastlamadım.

BÖLÜM 2
Aradan 10 yıl geçti. Hiçbir şey değişmemişti. İnsanlar birbirlerini duymadan ve görmeden yaşamlarını sürdürmeye devam ediyorlardı. Düzensizlik bütün dünyayı sardı. Düzeni sağlamak için bir sürü yöntem geliştirdiler. Ama her şey boşunaydı.

Elektrik üretmek ve depolamak için saatlerce bisiklet sürüyordu insanlar. Çok nadir de olsa elektrikle çalışan aletler hala vardı. Televizyonda sadece yazılar akan haberler veriliyordu. Belirli alana kadar mesaj iletebilen telefonlar kullanılıyordu. Bütün operatörler çökmüştü.

İnsanlar görülebilmek için çıplak ayaklarla geziyorlardı. Dürüst olmaya çalışanların baş vurdukları yöntemdi bu. Kışları ise şehirler tamamen görünmez oluyordu.

Yine de suça engel olunamıyordu. Başlarda bütün marketler ve gıda sağlayan yerler yağmalanmıştı. Fabrikaların tekrar düzene girmesi için bir yıl geçmesi gerekti. Eskisi kadar üretim olmuyordu artık. Gerçi, eskisi kadar üretime gerek de yoktu. İlk altı ay içinde dünya nüfusunun yarısı ölmüştü. Birçoğu açlıktan, bir kısmı hastalıktan veya cinayetten…

Zamanında birbirlerini dinlemeyen, umursamayan, görmezden gelen insanlar, şimdi buna mahkûm olarak yaşıyorlardı. Birini dinlemek veya görmenin değerini geç öğrenmişlerdi. Sadece kokular vardı artık. Herkes kendi kokusuyla tanınıyordu. Parfüm, çiçek, ter kokusu… Kötü kokular bile anlamlıydı.

Şehirlerin zeminleri renkli kâğıtlarla ve peçetelerle kaplıydı. Rüzgârın önüne katıp götürdüğü binlerce kâğıt havada uçuşuyordu çoğu zaman. Sözler artık gerçekten havada kalıyordu. Konuşulmuş (yazarak da olsa) her şey, kimsenin değer vermediği, üzerine basılıp geçilen kâğıt parçalarından ibaretti. Bazıları merak eder, yerdeki bazı kâğıtları okurdu. Sahibini bilmeden neler konuşulduğuna bakarlardı.

Aşklar da kâğıt üzerinde başlayıp, kâğıtlarda son buluyordu. Yazısının güzelliğine, kullandığı kâğıda göre sevgili seçenler de oluyordu çoğu zaman. Kimisi ise, yazdıklarını okuyordu sadece. Düşüncelerini ve kendisine hissettirdiklerini önemsiyordu.

Kâğıtlar sınırlı olduğundan bir süre sonra dijital aletlerle sohbet etmeye başlamışlardı. Ama görünmeyen birine yazdığını okutmak için, zar zor üretilen dijital aletleri vermek çok riskliydi. Hırsızlık ve yağma hâkimdi dünyaya. Bu yüzden herkes yanında daha değersiz olan kâğıt, hiç olmazsa kalem taşırdı. Kaldırımlar, duvarlar, yollar yazılarla kaplıydı. Bomboş sokakları sınırlayan duvarlar, gizemli ellerin yazdıklarıyla dolmuştu.

Enver olayların patlak verdiği ilk gün ailesini kaybetmişti. Ölenlerin üzerinden çıkan kimliklerin asıldığı panoları defalarca gezdi. Kayıp ilanlarına günlerce baktı. Ama onların izine bir daha rastlayamadı. İki yıl sonra yalnızlığına dayanamaz hale gelmişti. Geçmişinde saplanıp kalmak çözüm değildi. Yazdıklarını dahi kimsenin okuyup okumadığını bilmiyordu.

Konuşmayı unutmamak için arada kendi kendisiyle konuştuğu oluyordu. Günler, bazen aylar sonra sesi kısılmış şekilde tekrarlıyordu bu konuşmaları. Telaffuz etmeyi unuttuğu birçok kelime olmuştu bunca sene sonunda. Sesli olarak sözlerini dile getirirken, çoğu zaman kendisiyle kavga eder şekilde bitiriyordu monologlarını.

Balkonuna ektiği yiyecekleri, yeni hayat arkadaşı Gülsüm ile birlikte yetiştiriyordu. Giysilerinin ve eşyalarının çoğunu takas etmişti. Bazen, birçokları gibi sokakları gezip işine yarayacak şeyler aradığı olurdu. Genelde ise şehrin altı kilometre dışındaki su kuyusuna seyahate giderdi. Geceleri, el arabasını alabildiğince su bidonlarıyla doldurup evine taşırdı. Suyun bir kısmını işine yarayan şeylerle takas ederdi. Eskiden gittiği kuyu diğerleri tarafından bulunduktan sonra artık yakınına yaklaşamıyordu. Etrafı görünmeyen insanlarla sarılmış oluyordu. Bir süre sonra kuyu, neredeyse kuruyacak kadar az su çıkarmaya başlamıştı.

Enver de herkes gibi bencil olmayı öğrenmişti. Yeni bulduğu kuyuyu çalıların arasında saklamıştı. Merhametsiz bir dünya, acımasız bir dünyaya dönüşmüştü çünkü. Susuz ve aç olduğunu söyleyen küçük çocukların yazılarını okumuştu çoğu zaman. Yalnız olduklarını söyleyen birçok yazı geçti eline. Ama çoğu yalandı. Hala insanları sömürmeye çalışanların oynadıkları oyunlardan ibaretti. Yine de Enver için zararsızlardı. Onu sömürmeye çalışan bencillerden başka bir şey değillerdi. Hâlbuki dünya daha kötülerini barındırıyordu. Yanında taşıdığı keskin bıçağını bu güne kadar iki kez kullanmak zorunda kalmıştı. Çünkü istediğini almak için birçok kişiyi katlettiler, her şeyin değiştiği o günden sonra. Ve herkes kendisini savunmayı öğrenmişti.

Yeni doğanlar daha şanslıydı. Daha iyi adapte oluyorlardı bu karmaşık düzene. Birçoğunun fark etmediği ayrıntıları görüp, çok iyi koku alabilir hale gelmişlerdi. Enver’in yedi yaşındaki oğlu da onlardan biriydi. Kaybettiği oğlunun adını vermişti ona da. “Güven” yazıyordu giysisine iliştirilen, omzundaki kabartmada.

Yeni bir hayat kurmuştu Enver. Görmediği bir ailesi vardı. Seslerini duymaya hasret olduğu insanların arasında yaşıyordu. Aslında pek bir şey değişmemişti dünyada. Eskiden dinleyenler yoktu, şimdi duyanlar. Eskiden görmezden gelenler vardı, şimdi görünmezler. Avuca parmakla yazmayı ve okumayı öğrenmişti bir süre sonra. Zor olmuştu onun için ama gerekliydi. Her şey zor geliyordu artık. Yavaşça alışıyordu, ama eski alışkanlıklarından vazgeçmek zorunda kalmıştı. Yine de düzene uymak zorundaydı. Çünkü, en ufak bir ayrıntı bile, hayatta çoğu şeyi düzene sokardı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...